Psikanalitik Teori Nedir ?

Özet

Psikanalitik teori, sağlığın sadece beden sağlığı ile ilgili olmadığını ve ruh sağlığının da insanı önemli ölçüde etkileyebileceğini ortaya koyan ilk teorilerdendir. Psikolojinin babası olarak da tanınan Sigmund Freud tarafından ortaya atılmıştır. Sigmund Freud’un yaklaşımı psikoloji bilimi için çığır açıcı nitelikte olmuştur. Çok fazla takipçisi olduğu gibi çok fazla da eleştiri almıştır. Sigmund Freud’un takipçileri, teorisinde önemli değişiklikler yapmıştır ve teoriyi geliştirmişlerdir. Takipçileri ego psikologları olarak da adlandırılır. Bu çalışmada Sigmund Freud’un psikanalitik teorisi, takipçileri ve bu teoriye getirilmiş olan önemli eleştiriler ele alınacaktır.

Psikanalitik Teori

19. yüzyıl sonlarında Sigmund Freud tarafından ortaya atılmış bir kuramdır. Aslında bir tıp doktoru olan Sigmund Freud, hastalarını gözlemler ve bir kısmının hastalıklarının fizyolojik temellere dayanmadığını fark eder. Bu gözlemlerinin sonucunda Sigmund Freud, psikoloji biliminin insana sadece biyolojik olarak yaklaşmasının eksik olacağını, kişiliğin sadece bilinçten oluşamayacağını fark etmiş ve günümüzde psikoloji bilimi için oldukça önemli olan ego ve bilinçdışı terimlerini ortaya atmıştır. Psikanalitik teoriye göre hiçbir insan davranışı sebepsiz değildir, Freud bu durumu nedensellik yani ‘’determinizm’’ olarak adlandırmıştır ve Freud da onun takipçisi olarak nitelendirilen ego psikologları gibi bu sebeplerin neler olduğunu araştırmaya önem vermiştir. Psikanalitik teori iki önemli modelden oluşur: Topografik model ve yapısal model.

Topografik Model:

Sigmund Freud, bilincin ruhsal yaşantıların merkezi olduğunu reddeder. Ona göre ruhsal yaşantılar bilinç dışı süreçleri de içinde barındıran bir buz dağı gibidir ve bilinç dediğimiz kısım da bu buz dağının sadece görünen kısmıdır. Freud’a göre psikoloji bilimi bu buz dağının sadece görünen kısmına odaklanmayı bırakmalı ve görünmeyen kısmına, yani bilinçdışı süreçlere odaklanmalıdır. Bilinç dışı süreçlere odaklanıldığı zaman insan davranışının sebepleri daha iyi anlaşılacak ve daha etkili bir terapi yolu izlenebilecektir. Freud’un topografik modeli kişilik kavramını üçe ayırır: Bilinç, bilinç öncesi ve bilinçaltı. Bilinç öncesi ve bilinçaltı bilinçdışı süreçlerdir.
Bilinç; içinde bulunduğumuz anda farkında olduğumuz, düşündüğümüz ve varlığını anladığımız her türlü duyum ve yaşantıların bulunduğu düzeydir. Bu duyumları algılamakta olmak olarak da düşünülebilir. Bilincin içindeki elemanlar devamlı olarak değişir. Örneğin bir araba yolculuğu yaparken bir benzinliği fark ederiz. Bu benzinliği geçtiğimiz zaman artık onu görmüyor oluruz ve onu düşünmeyi de bıraktığımızda artık o benzinlik bilincimizde değil bilinç dışımızda varlığını sürdürür. Bu durum birkaç saniye sürer ve değişir, tabii ki bilincimizde daha uzun süre yer bulabilecek şeyler de vardır.
Bilinç öncesi; aslında farkında olmadığımız ancak belirli bilişsel çabalar göstererek veya çağrışımlar yoluyla bilinç düzeyine getirebileceğimiz düzeydir. Bir an maruz kaldığımız bütün uyaranları bilinç düzeyimize almayız ancak bu uyaranlar bilinç öncesinde kendilerine yer bulurlar. Örneğin öğretmen bir şey anlatırken dikkatimizi ona vermediğimiz zaman anlattıkları o anda bilinç düzeyimizde olmayabilir ancak bize az önce ne söylediğini sorduğu zaman bir an düşünüp aslında duyduğumuz o kelimeleri bilinç öncesinden bilincimize taşıyarak öğretmenimize doğru cevabı verebiliriz.
Bilinçaltı; Birçok psikolog tarafından Sigmund Freud’un en önemli buluşu olarak görülmektedir. Freud, bu buluşu ile psikolojinin gelişimi için çok büyük bir adım atmıştır. Bilinçaltı, farkında olmadığımız duygu, düşünce, biliş gibi öğelerin toplandığı yerdir. Aynı zamanda küçüklüğümüzden hatırlayamadığımız anılarımız, hayatımızı etkileyen önemli olaylar vb. bilinçaltında toplanır. Bilgilerimizin büyük bir kısmı bilinçaltında toplanır, yani bilinçaltı buz dağının görünmeyen kısmının en büyüğünü temsil eder. Bilinçaltındaki bilgiler genellikle normal bilişsel süreçlerle geri getirilemez. Hatta Freud, bilinçaltındaki bilgilerin bazı olağan dışı koşullar haricinde bilinç seviyesine geri getirilemeyeceğini belirtir. Bilinçaltındaki bilgiler bilince aktarılamadığı için direkt olarak kanıtlanamaz ancak dil sürçmeleri, rüyalar, nevrozlar vb. yollarla kanıtlanabilir.
Freud’un topografik modeli birçok eleştiri almış ve bazı eksiklikleri saptanmıştır. Bunun üzerine Freud, psikanalitik teorisine yapısal modeli de eklemiştir. Yapısal model ile topografik model birbirini tamamlar niteliktedir ve topografik model, yapısal modele bir temel oluşturmuş denilebilir.

Yapısal Model:

Sigmund Freud’un yapısal modeli kişiliğin zamanla gelişen bir yapısı olduğunu savunur. Yapısal modele göre kişilik; id, ego ve süperego olarak adlandırılan ve birbiri ile devamlı etkileşim hatta bazen çatışma halinde bulunan üç ögeden oluşur.
İd: İd, doğumumuzdan itibaren varlık gösteren kişilik öğemizdir. İd literatürde her zaman kişiliğin şımartılmış çocuğu olarak adlandırılmıştır. İd güdülerimizi ve arzularımızı içerir. Kalıtımsal olarak en baskın olan güdülerimiz saldırganlık ve cinselliktir. İd, arzuları derhal gerçekleştirmediği zaman saldırganlaşmaya eğilimlidir. Bir bebeğin ihtiyaçları ve istekleri için ağlaması ve bazen kendince saldırganlaşması id kaynaklı davranışlardır, ego ve süperego henüz gelişmemiş, geliştiyse de güçlenememiştir.
Freud’a göre id rüyalardan sorumludur. Rüyalar, idin gerçekleştirilememiş emirlerini doyurmak amaçlı ortaya çıkar. İdin istekleri imgeler yoluyla gerçekleştirilir. Örneğin rüyamızda devamlı olarak karlı bir dağa tırmandığımızı görüyorsak bu, babamıza ulaşmaya çalıştığımız anlamına gelebilir.
Süperego: Kişiliğin tutucu olarak nitelendirilebilecek sistemidir ve üç sistem arasında en son gelişen sistemdir. Süperego toplumun, ailenin, dinin vb. etkenlerin kurallarına göre ve bu kurallardan hiç ayrılmadan hareket etmeyi bekler. İd gibi süperego da çoğunlukla bilinç dışında kendine yer bulur. Bir şey yanlış yapıldığında vicdan azabı çekmek veya iyi bir şey yapıldığında bu durumdan gururlanmak süperegonun etkileridir. Ödül ve yargılama sistemi olarak da görülebilir. Bu şekilde id ile sürekli çatışma içindedir çünkü id topluma göre değil, kendi canının istediğine göre hareket etmeyi ister. İd ve süperego arasındaki arabulucu ise egodur.
Süperego doğuştan var olmadığı için nasıl oluştuğunu açıklamak da önemlidir. Çocuk hareketlerine aldığı tepkileri gözlemleyerek ayrıca anne babasının kendisini ödüllendirmesi ve cezalandırması sonucunda doğruyu ve yanlışı, yasağı ve görevi öğrenir. Bu durumlar kişiliğinde yer edinir. İçimizde yaşayıp devamlı bizi yargılayan aşırı kuralcı bir aile büyüğü gibi görmek de mümkündür.
Ego: Ego, Freud’un literatüre kattığı en önemli terimlerden biridir ancak kendi başına güçsüz bir öğedir. Kendi arzuları ve beklentileri yoktur. Ego, idin isteklerini kontrol altına almak ve süperegonun beklentileri ile idin istekleri arasında bir köprü niteliği görmek ile yükümlüdür. Ego bilinç dışında değil bilinçte yer alan bir öğedir. Aslında bir karar mekanizması olan egonun bilinç olduğunu söylersek tamamen yanılmış olmayız. Çünkü davranışlarımızın çoğunluğu ego tarafından seçilir ve gerçekleştirilir. Ego, gerçeklik ilkesine göre hareket eder. İd ve süperegonun isteklerinin gerçekçi mi, uygun mu veya mantıklı mı olduğunu kontrol eder. Eğer ego id ve süperegonun istekleri ve beklentileri arasında sıkışıp kalırsa ve bir çare bulamazsa savunma mekanizmalarına başvurmak zorunda kalır.

Ego Savunma mekanizmaları:
Ego savunma mekanizmaları, egonun çatışmalardan ve kendisini zorlayan kaygı gibi diğer durumlardan korunmak için kullandığı mekanizmalardır. Freud, ego savunma mekanizmalarını üç ana başlıkta incelemiştir. Bunlar ilkel savunma mekanizmaları, nevrotik savunma mekanizmaları ve olgun savunma mekanizmalarıdır.
İlkel savunma mekanizmaları: Bu mekanizmalar genellikle konuşma öncesi çağda ortaya çıkan ve kullanılan mekanizmalardır. Bu savunma mekanizmaları yetişkinlikte de çok sık bir şekilde kullanılıyorsa bu durum psikopatoloji belirtisi olabilir. Bu durum, egonun yeterince gelişmemiş olduğunun göstergesi olabilir. Bu savunma mekanizmaları yansıtma, pasif saldırganlık, dışa vurma, yalıtım/izolasyon, bölme, değerlendirme, içe yansıtma, otistik fantezi, yadsıma/inkâr, yer değiştirme, disosiyasyon, mantığa bürüme, bedenselleştirme ve gerilemedir.
Nevrotik savunma mekanizmaları: Bu mekanizmalar ilkel savunma mekanizmaları gibi bebeklikte kullanılmaya başlamasa da fazlaca kullanımı yine egonun yeterince gelişmemiş olduğunu gösterir. Nevrotik savunma mekanizmaları obsesif kompulsif bozukluk ve histeri gibi rahatsızlıkları da yadsımada rol oynar. Bu savunma mekanizmaları bastırma, yapma-bozma, özgecilik, idealleştirme, özdeşleşme, karşıt tepki kurma ve ödünlemedir.
Olgun savunma mekanizmaları: Daha çok güçlü bir egoya sahip ve sağlıklı bireylerin kullandığı gözlemlenen savunma mekanizmalarıdır. İlkel ve nevrotik savunma mekanizmalarına göre daha iyi sonuçlar elde edilmesini sağladığı belirtilmektedir. Bu savunma mekanizmaları yüceltme, mizah ve beklentidir.

 

Hayat Boyu Eğitim Merkezi
Makalelemiz Hakkında Düşüncelerinizi Belirtin

Cevap Yazınız

Hemen Ara

Hayat Boyu Eğitim Merkezi
Logo
Enable registration in settings - general
Shopping cart